Reklam, sadece bir tüketim ideolojisi sunmakla kalmaz; tüketici kimliğiyle doyuma ulaşan, kendini edimler yoluyla gerçekleştiren ve kendi imgesiyle (veya idealiyle) örtüşen tüketici “ben”in bir tasarımını sunar. Nesnelerin imgesel varoluşu üzerine de dayanır. Reklam bu varoluşun bir kertesidir. Tüketme ediminin üstüne eklenen, tasarımların özünde bulunan retoriği, şiiri içerir. 

Tüketim düş kırıklığına [uğratır].

d

Henri Lefebvre, Modern Dünyada Gündelik Hayat, Metis, 2007, s. 104

Uzunca bir zamandır AVM’ler hayatımın ciddi bir parçası. Belki İstanbul hariç, gittiğim her şehirde ve hemen hemen bütün yolculuklarda alıştığım ve gündelik hayatımın neresine yerleştiği belli olan bir konfor sunuyorlar. 

Çocuğu olanlar bilir/miş, ilk iki sene, e-bebek’in yeri, hangi süpermarkette bebek bezinin, mamanın, pişik kreminin nerede bulunduğunu avcunuzun içi gibi kavramış olmanız gerekir. Mahallenizdeki bütün bebek bezi satan yerlere AVM’de ödeyeceğinizin iki katını verebilirsiniz. 

Taşrada bir rahatlık hâlidir, tanıdıklığınız vardır AVM’yle, metropolde hasıl olmayan bir tanıdıklık durumu, tersinden tanımak diyebiliriz buna. Metropolde bildiğinizin benzerini tanırsınız, o da sizi her tüketim eylemi gibi düş kırıklığına uğradığınızda tanır. Erzurum’da saha araştırmasındasınızdır, çayınıza nasıl şeker atacağınızı, hattâ belki nasıl çay isteyeceğinizi bile bilmezsiniz, ne kadar şiş cağ yiyeceğinizden emin değilsinizdir, ama o tupturuncu parlayan ışıklarıyla AVM’ye girdiğinizde neyi nerede ve nasıl bıraktığınızı bilirsiniz. Orta sınıf hayatınızı elinizle koymuş gibi bıraktığınız yerde bulursunuz.

Türkiye’de orta sınıfın AVM’lerle imtihanı ilk defa Galleria ve içindeki Fransız mağaza zinciri Printemps’la başladı. 1980’lerin sonunun dışa açılma dalgası ilk elle tutulur ürününü orada verdi. Benim içinse Fame City adını taşıyan devasa çocuk oyun alanı demekti Galleria. İlkokul dördüncü sınıfta bir arkadaşımla birlikte Anadolu yakasından sabahın köründe kalkıp anlaştığımız bir tur şirketiyle gidecektik. Herhalde bir Pazar’ı orada geçirmek için anlaşmıştık, arkadaşın anne babası izin vermedi; 9 yaşımda Fame City’e gidememenin hayal kırıklığıyla tanışmıştım. Tabii o zamanlar Göztepe’den Bakırköy’e gitmek ancak sabahın köründe ve birkaç haftalık planlamayla yapılabilecek şeylerdendi. İstanbul galiba o kadar büyümedi, hattâ kendi içine doğru daraldı.

İstanbul’da Galleria’dan sonra Ankara’da Atakule açıldı; 1990 ya da 1991 olmalı. Atakule de tam anlamıyla bir AVM olmak için fazla küçük, bir departman mağazası olmak içinse fazla büyüktü. Yakınlarda yıkılması pek şaşırtıcı değil. Atakule’ye en son Dreamland için gidiyorduk, başka bir çocuk eğlence alanı. Belki havuzların içinde yüzdürdüğümüz gemiler içinde gitmiş olabiliriz.

AVM’lerden ilk gençlik yıllarında uzaklaşmaya başladım; Türkiye AVM’lere yönelmeye başladığında ben Ankara’nın sokaklarının o cezbedici tehlikesini, sıradanlığına ve her yere yürüyerek gidebilme lüksüne bayılıyordum. Yeşilyurt sokağından Kızılay’a iki veya üç türlü gidebilirsiniz. En kestirmesi dolmuşa binmektir, Hoşdere caddesinden on-on beş dakikada bir geçer dolmuşlar ve dışarıdan bakanların aksine Ankara’nın şehir merkezi hâddinden fazla küçük olduğundan ötürü sizi on dakikada Kızılay’ın göbeğinde bırakacaktır.

Burada Kızılay AVM’ye bir parantez açmam gerekiyor. Kızılay AVM’yi ilk defa Mimarlar Odası yayınlarında görmüştüm, ultra-modernist bir tasarımla 1980’lerin sonundaki falanca yarışmayı kazanmıştır -Kızılay’ın açtığı proje yarışmasını. Mimarlık dergileri öve öve bitiremiyordu, ne var ki 1990’ların ortalarında daha temeli bile atılamamıştı. 1990’ların ortalarında başlayıp sonuna doğru dev kolonlar yükseldiğinde ben de artık modernizmin zannettiğimiz kadar harikulâde bir şey olmayabileceğini düşünmeye başlamıştım. Sanırım bir beş altı sene önce bitti ama bittiğinde bile binanın kendisi yirmi senelikti artık. Hiç bir mimarlık dergisi bu monstrosity’den bahsetmiyordu; bir sene postmodernliğin timsali mi rezaleti mi diye Beyoğlu Aksanat’ın tüyler ürpertici renovasyonuyla uğraştıklarını hayal meyal hatırlıyorum.

Yeşilyurt sokaktan Kızılay’a yürümenin ikinci yolu, Hoşdere caddesini dümdüz aşağı doğru inmek, ya Güleryüz sokak ya da Elçi sokaktan Dikmen caddesi adını taşıyan, ama Bakanlıkların uzantısı olmaktan başka caddeye zerrece benzemeyen ıssız alandan geçmektir. Nispeten kısa bir yoldur, ama walkmaninizin şarjı dayanmıyorsa, ya da walkmaniniz bile yoksa çekilecek bir güzergâh değildir.

Üçüncü yol benim kendi bulduğuma kendimi inandırdığım yoldu. Yeşilyurt sokağı dikine Kavaklıdere’ye doğru tırmanırdınız -ve Kızılay’a inmek için herhalde çıkılabilecek yegâne yokuş burasıdır- Farabi sokak civarlarında, ilk gördüğümde aşık olduğum -bir gün içinde yaşamayı planladığım şömineli evin -hani 1991’de doğalgazın patladığı ve bir sürü insanın evlerinde otururken yandığı ya da öldüğü evin karşısında kalan ev- karşısından hayran hayran geçerek hemen hemen en büyük aşkım diyebileceğim bir diğer modernizm harikası apartmanın tam karşısında Cinnah caddesine çıkardınız.

Oradan, Hürriyet’i, PTT’yi geçip, Kuğulu parkına geçersiniz. Aceleniz varsa Atatürk Bulvarı’ndan gitmek öldürmez, sadece çok sıkıcıdır. İşiniz yoksa, hava da soğuk değilse, Tunus caddesinin kafeler, barlar ve mutenalaştırmayla hipsterlaşma işgalinden önceki o tenha sokaklarından yürümeliydiniz. Ben çok yürüdüm. Hemen hemen her ağacını tanırdım, onların beni tanıdıklarına emin değilim.

Benim Ankara’daki tanışlarımın arasında AVM’ler yoktu; belki arkadaşların zoruyla birkaç defa Karum, o da tekrar Tunus caddesine yürümek üzere.

AVM’lerle esas karşılaşmam Amerika’da olacaktı. AVM demek otomobil demekmiş. Onun farkında değilmişim. Bisikletle -daha 2000li yıllarda bisiklet furyası başlamamıştı bulunduğum Amerikan taşrasında- AVM’ye gideyim demek kelle koltukta gezmekten farklı değilmiş. Otobüsle gitmek ise asla ve asla zamanında işlemeyen otobüslerden dolayı mümkün değilmiş. Akışın içine ve tanışlığa AVM’leri katmak ise ancak otomobillerle mümkünmüş.

Bu postu şimdilik kısa tutayım; AVM’lerle ilgili daha uzun bir makale yazmayı düşünüyorum, bu girizgâhı olsun. Postu açmamın sebebine, yani çok geç olsa da sadede geleyim. Çoktandır AVM’ler gündelik hayatın bir uzantısı. Yaşadığım yerde gitmeyi en çok sevdiğim AVM’de, art noveau’dan ilham alan yemyeşil bir süsleme var. Akmerkez’in eski halinde, en meşhurların oturduğu yemyeşil bir kafa köşesi vardı, bana onu hatırlatıyor. Sadece 1990’larda Akmerkez’de ne işim vardı onu hatırlayamıyorum. 

Bazen, gündelik hayatın yeniden üretimi, o tüketim döngülerini kırmaktan değil, hep bahsettiğim gibi Benjamin’in koleksiyonerinin de içinde yer aldığı o minnacık, yılankavi dünyaya girmekten geçiyor belki de.

Facebook Comments