Kent çalışmaları, daha evvel başka yerlerde söylediğim üzere, esasında sosyolojiyi önceleyen bir alan. Sosyoloji bir sosyal bilim alanı değilken, bir nüve hâlinde kent çalışmaları vardı. Sosyologuz, herşeyden evvel, ne var ki, sosyolojiye dair bir sürü sıkıntının çözüldüğü alan kent çalışmaları; bir özgürlük alanı, hem disiplinlerarası olmasıyla müsemma bir alan -yani, sosyolojide estetikten konuştuğunuzda, aslında bir değerler silsilesinden konuşmak zorunda kalırsınız, fakat kent ve estetik meselesinden bahsediyorsanız, mimarî estetik nedir, Vitruvius nasıl bir düzen ön görmüş, Brunelleschi bunu nasıl inceltmiş -ya da diriltmiş- ve hattâ post-yapısalcıların o çok bayıldıkları herşeyin toplumsal olduğu iddiasını nasıl yanlışlar eseri.

Son on yılda öğrendiğim en mühim derslerden birisi, herşeyin toplumsal olmadığı ve sadece bu nedenle bile, iyi bir tasarıma şapka çıkarılması gerektiği. Rönesansla reform çok başka şeyler, Türkiye’de kimse bilmese ve/veya kabul etmek istemese bile, Rönesans, iyi tasarım hakkında, Reformsa Kuzey Avrupa köylülüğünün gericiliğinden başka bir şey değil.

Her neyse, frengçesiyle gene tanjantlara topu atmadan devam edelim kent çalışmaları güzellememize. Kent çalışmaları, sosyolojinin zarfsız görmeye çalıştığı toplumsal ilişkilerin hepsinin bir zarfının olduğu kabulüyle başlar işe. Ev olmadan aile, konut olmadan ev, finans sermayesi olmadan konut, geleceğe ötelenmiş bir zenginlik ön kabulü -hülyası veya hayali olmadan da- finans sermayesi olmaz. Ama ev oldu diye, her ev birbirine benzeyecek değildir.

Yakınlarda hayatını kaybeden Robert Pirsig’in hayatımı belirleyen ve herhalde ilk gençliğimi kaydıran kitabı Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı da bununla ilgilidir az çok; nitelik olmadığı müddetçe bir şeyin çokluğunun onun anlam kazanmasına yetmez. Bir diğer deyişle, fenomenler her zaman noumenleri yener. Kabuk çekirdekten üstündür, eğlence anlamı aşar. Zarf mazruftan mühimdir.

Mimarların, en azından mesleklerindeki hegemonik bakışa teslim olanların, en şaşırtıcı bulduğu, mekânın salt nicel bir şey olmadığı, toplumsalın bir ürünü olduğudur. Uzun bir yazının konusu tabii, nasıl olur da, sosyologlar ve bir yığın sosyal bilimci biçimsiz mekânın ekonomi-politiği üzerine yazarlarken, bir yığın mimarın da -ve dahası, Venturi’den bu yana- bir dizi postmodernin de biçimin toplumsallığından bihaber olmaları aynı meselenin iki yüzü.

Yani, Akdeniz’de 16. yüzyılda doğan iki uçlu dönüşümün, modern dünya sisteminin kuruluşunun temsilcileri Michelangelo ile Sinan’ın birbirlerinden habersiz olduklarını söylemek mümkün müdür?  Temel strüktür açısından imkânsız, belki iş süslemelere gelince olabilir. (Bu arada, Sinan’la Mikelanj hakkında söylenenler de birbirine çok benzer, neyse ki hiçbir İtalyan çıkıp da aslında Mikelanj yoktur dememiş; aslında Rembrandt da yok, ama bu çok uzun başka bir hikâye, kaldı ki, muhtemelen Shakespeare gerçekten hiç olmadı/yaşamadı.)

Kim ne derse desin, Süleymaniye bir şaheserdir ve Sinan’ın esas ustalık eseridir.

Velhasıl, sözü uzattım ama, Gaziantep Üniversitesi’nin Kent Çalışmaları Tezli Yüksek Lisansı, 1. Öğrenim Programı’na bu sene ilk defa öğrenci almaya başlayacak. Turgut Cansever’den Vitruvius’a, David Harvey’den Platon’a, İbn Haldun’dan Robert Park’a, Manuel Castells’ten İlhan Tekeli’ye şehircilik nedir ve ne olabilir(di) fikrini çalışacak ve bunu da galiba Türkiye’nin en canlı, en üretken, en çelişkili şehrinde, yani şehrinşehir Gaziantep’te yapacak.

Kapak fotoğrafı, Neil Brenner’ın Harvard’daki Kent Teorisi Laboratuvarı’na bir atıf. Kentleşmeyi anlamak istiyorsanız, nüfus rakamlarına değil, sınırlara değil, akşamları ışıl ışıl parıldayan ana arterlere bakınız diyor zira hem Lefebvre, hem de Brenner. 

Gaziantep’e yaklaşırken ileride Beylerbeyi ve esas olarak Organize Sanayi.
Facebook Comments

Leave A Comment

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.