Şimdi ilk ne zaman gittiğim hatırlamıyorum SSK İşhanı’na, herhalde lise yıllarında değildi. Lise, belki de ortaokul, yaşlarımda gitmek için biraz fazlaca tehlikeli, dehlizvari, korkutucu bir mekândı. Açıkçası, ilk girdiğimde içeride böyle bir şeyin -bir hayat kitlesi, kalbi deli gibi atan bir aşırılık, hiç durmayacakmış gibi sıkış tıkış ve en alt kattaki tanzim kasaplardan kaçarcasına yukarıya yığışmış o kesafet hâli, işte bir şey olma biçimi- var olabileceğini bile tahmin etmemiştim. İçi dışından büyük derler ya, mimarın dahiyane buluşuydu belki de.

2000’lerin ortasında Belediye tarafından kamuya kapatılmadan önce SSK işhanı.

Az devlet binası görmedim -kamu yapısı diyorlar şimdi lügat-i münasipte- ilk girdiğimde de az devlet binası görmüş değildim, ama SSK işhanı kadar büyüleyicisini gördüğümü hatırlamıyorum. Bir labirentler keşmekeşi, bir şehir vadisi, akşam -ne akşamı, ilk girdiğimde daha hava bile kararmış sayılmazdı- belki de her daim bir cangıl.

İlk katında kasapların olması boşuna değildi belki de, en üst katında da emekli memurlar kahvesi vardı. Eskinin kibar diliyle söyleyecek olursak lokaldi. Kasaplarla -onlar da et tanzim satıştı herhalde, o vakitler Ankara’da belediye epeyi hevesliydi, su tanzim satış mağazaları bile var, peynir, zeytin, işkembe, kuşbaşı ve belki de kuruyemişe ilaveten- memurlar arasında uzayıp da giden bir müessese. Bu müessesenin küçük insanlarından birisiydim işte.

Lise 1 olduğum anda hayatımda bir şeylerin değiştiğini anlamıştım. Herkes liseye başladığında hayatında bir şeylerin değiştiğini anlar. Bazıları bunu o kadar büyük bir idrakle hisseder ki, bir daha asla değişmemeye yemin eder. Çok gördüm öylelerini. Bense herşeyin değiştiğine emindim, değişimi sadece değişim için seviyordum bile denebilir, dört sene okul fazla gelmişti, okuldan ayrılmak gibi bir opsiyonum yoktu. Saçlarım uzun, çelimsiz, kısa, koca burunlu bir çocuktum. Gelgelelim, saçları uzun ve kulağını deldirmiş bir çocuk olmak, gitar çalamasa bile çalıyormuş gibi yapmak, dersaneye gitmese bile gidiyormuş gibi yapmak, evden kaçmasa bile her an bir kavga çıkartıp da kaçıyormuş gibi yapmakta üstüme yoktu. Ben değişmiştim, ama hiç kimse bu gerçeği kabullenmiyordu. Üstüne üstlük, kendilerini değişmez zannediyorlardı.

Melih Gökçek bile değişmişti, artık Ankara belediye başkanı olmuştu.

Ben de tam o sıralarda adımımı attım SSK işhanına. Öyle olmuş olmalı. Benim kadar uyumsuz olmamakla beraber benim kadar uyumsuz olabilecek kadar bana uyumlu arkadaşlarımı aradığımda, bir tek kişi çıktı karşıma. Ondan sonra ceketlerden armalar sökülür ve sanki akşam üzeri 16’da Ankara barlarına ucuz, muhtemelen kötü ve sıradan Anadolu rock gruplarını dinlemeye ve daha henüz bozulabileceğini bile bilmediğimiz soğuk biralarımızı içmeye giderdik.

Bu, SSK’nın doğumu ve ölümüne dair birinci hikâye.

İkinci hikâye memurlarla ilgili, kasaplardan lokale giden yolda, dolana dolana çıkılan merdivenlerin hikâyesi.

Bir tanıdığımız vardı, çok kerli ferli bir abimizdi, evlenmek istiyordu kendisinden bir hayli genç sayılacak başka bir büyüğümüzle. Tabii evlenmek istediğinden hiç dem vurmuyordu.

Büyüklerin dünyası işte, hep tuhaf gelir insana; büyüyünce bile. Bu abimiz, ablak suratlı, hep düşünceli bakışlı, saçları beyazlamış değil de hep beyazmış gibi süzerdi dünyayı. En sevdiğim abilerden biriydi, bir iki kere rakı ısmarlamış olmasından bahsetmiyorum tabii, tıfıllarla oturup konuşmasından bahsediyorum. Belki hassaten bir memur sabrı var. Hasan abi, hep güleryüzlüydü -sanki sadece bana- hep yalnızdı -sanki sadece bana- ama aynı zamanda hep aynı yerlerde, belki de hep aynı hikâyeleri anlatıyordu. İşte SSK işhanından dışarı çıkıp da akşam Tavukçu’ya gittiğinde karşıma çıkan hayaletlerden birisiydi Hasan abi, direngen bir hayalet, düşleyen bir hayalet. Erken yaşlanmış, memurluğun karanlık zihinsel dehlizlerinde kendini bir başına bulmuş bir Hasan abi.

Bu da ikinci hikâye namzetimiz.

Tabii hiçbir şeyin içi, SSK’daki kadar dışından büyük olamaz. Neredeydi Gölge diye aklımda tutmak için çok çalıştığımı hatırlıyorum ilk gittiğim vakitler. Öğrenci olmanın, insanın çok vakti olmasının, bir günün nasıl geçmesi gerektiğine dair ebeveynlerinin dayattığı dışında hiçbir fikri olmamasının iyi bir ürünüdür, Ankara’da daha hava kararmadan Gölge’ye çöreklenmek. Zaman, sizin düşmanı olduğunuz bir öznelliktir o anlarda; inadına vardır, inadına geçmez, inadına akmaz. Akışları yakaladığınız anlarsa hatırda kalmaz.

Bu iç-dış meselesiyle, Lacan’ın epeyi uğraştığını hatırlıyorum, daha mühimi, Bachelard pek leziz bitirir, varlığın nasıl da yuvarlak ve sferik olduğunu -SSK dairevî değil, ama az çok hissiyatımı açıklıyor:

“Sometimes we find ourselves in the presence of a form that guides and encloses our earliest dreams. [A poet] knows that when a thing becomes isolated, it becomes round, assumes a figure of being that is concentrated upon itself. ” 


“Gaston Bachelard, The Poetics of Space, p. 239” 

En ilkel düşleri bir biçimde bulmak mümkün de, ben Bachelard’ın çok müstehzi bir oyunbaz olduğunu düşünüyorum. Yuvarlak olsa ne olur, olmasa ne olur? Lacancılığımıza bir gönderme içeriyordur eminim. Bu aralar Lefebvre’in Mekânın Üretimini okuyoruz da, her bir haltın Lacancılığa temas içermesi bir boğulma hissi yaratmıyor değil.

Velhasıl, bir biçim var her hissimizin şekil bulduğu, işte bu bir yandan üçüncü mekân, mekânın tezâhürata, temsillerin mümbit hâlini muhtemel kıldığı yer. Herkesin böyle bir mekânı vardır. Ben mesela ortaokul ve liseyi okuduğum yerden tiksinirim, 1998’den beri neredeyse yirmi sene olacak, bir defa bile uğramadım, okulumun bulunduğu mahalleye gittiğim zaman bile bir bulantı kaplıyor bedenimi, rüyalarım ayakkabısızken hep okulda uyanmamla sonuçlanırdı. Her neyse, işin komik yanı, okul arkadaşlarımın çoğunu severim, birisine de aşık olup evlendim-tamamıyla konumuzla ilgisiz.

Her neyse, Rilke’nin Fransız Şiilerinde bulacağımızı iddia eder Bachelard bunu, yani “a figure of being that is concentrated upon itself.” Kendine yığılıp da kalmış bir figürdür ağaç, bir dairevî ağaç

“Here, again around a lone tree, which is the center of a world, the dome of the sky becomes round, in accordance with the rule of cosmic poetry.
Arbre toujours au milieu
De tout ce qui l’entoure
Arbre qui savoure
La voûte des cieux

Tree always in the centre
Of all that surrounds it
Tree feasting upon
Heaven’s great dome” 

“Gaston Bachelard, Poetics of Space, p. 239”

Daha sonra neredeyse bir trope hâline gelecek şiirsellikte bir paragrafla kapatır Bachelard Mekânın Poetikasını, Rilke’nin ağacında der:

Here becoming has countless forms, countless leaves, but being is subject to no dispersion: if I could ever succeed in grouping together all the images of being, all the multiple, changing images that, in spite of everything, illustrate permanence of being. pp. 240-1

İmdi, bu insanı ağlatacak kadar güzel bir açımlama. Somut metafizik arayışının Bachelard’da vardığı nihai yer, bir hiçyer, ya da heryer, tam da orada bulunan bir sabit varlık. Kalıcı mekân-mekân varlık yahut da.

SSK İşhanı için bu kadar cüretkâr bir güzellemede bulunamayacağım. Ankara gibi, ayrılınca ölen, rayihası bile kalmayan, pek uzak bir anı SSK. Ama belki de Ankara’da bulunduğum ve büyüdüğüm birkaç yılın tam da ortalarındaki bir ağaçtı orası. Bir kere sabaha doğru, atkımı çıkarıp yılışık bir ayakkabı boyacısı çocuğa vermiştim, çok mutlu olduğum zamanlardan birisiydi. Aslında, bir ağaçmış gibi takmışım SSK’nın dallarından birine o atkıyı -ki, çok da severdim atkımı ve daha da garibi, bilenler bilir, eşyalar, mobilyalar, motosikletler ve arabalarla sorunum yok ama giydiğim kıyafetlerin asla ve asla başkasının bedenine değmesine katlanamam-ditto, fotoğraf makinemin de. Çok mahçup olduğum oldu, ama SSK gibi, yalnız başınıza deneyimleyeceğiniz bir yer/şey.

Neyse, ikinci katında SSK’nın Gölge vardı, labirent misali bir mekân, gördüğüm en büyük rock bar gibi geliyor şimdi bana ama galiba ben küçüktüm. Kapısından tek başınıza yukarıda andığım akşam üzerlerinde girebilirdiniz, müzik geceyarısından önce başlamazdı. Ehh, zaten canlı müziği dinleyecek para da, uzun müddet cebimde hiç olmadı. Şimdi çok uzak bir geçmiş gibi geliyor ama, ebeveynlerin kredi kartı cebinizde yoksa, para isteyebileceğiniz hiç kimse de bulunmuyorsa, cüzdanınızdaki son parayı harcayıp, eve yürüyerek -ya da daha uzaktaysa eviniz- otostopla dönmek işten bile değildi.

Bir de, az biraz para gördüyse cebiniz, yeni bir çeviri, üç günlük bir iş, bursların yatması (hiç burs veya öğrenim kredisi almadım, ama alan bazı insanlardan faydalanmış olabilirim pekala) ve sair sebeple, Net piknik-Fikrim-Gölge üçlemesinden müteşekkil gece ritüellerinden çıkıp da geliyorsanız, ya işkembeciye yollanırdınız, hemen yan sokaktaki Rumeli daha sonra açıldı diye hatırlıyorum nedense, ama üniversite sondan beri hep de orada gibiydi, ya da, Köfteci Doktor’un enfes ızgara köftelerini yerdiniz.

Köfteci Doktor, 2000’lerin ortası. 

Atilla İlhan’ın Acı Ninni şiiri gibi bir yerdi SSK işhanı; topoloji ve toponimi orada buluşuyordu. 1990’ların sonu, 2000’lerin başında Ankara’da büyüyenlerin etrafında dolanıp durdukları mekânlardan birisiydi, bir diğeri Gökdelen, öbürü İmge ve Dost kitabevleri, Sakarya’nın sokakları, Yüksel Caddesi. Yavaş yavaş ölen bir mekânsal izlerin hatıraları belki de bunlar; hatırlamak, unutmayı da içerdiği için ve unutmaktan da zerrece hazzetmediğimden ötürü hatırlamanın kuramsallığından bahsetmek istemiyorum.

İki hikâye var demiştim bu yazıda, ilkinde içerisi dışarıdan büyük olabilir mi diye sordum, gençlik içinin dışından büyük olma hâlinden başka nedir ki diyerek beylik bir lafla da bitirebilirdim. Bachelard topolojik bir husumete gark olmamıza sebep olacak kadar garip bir sual sordu. İkinci hikâye Hasan abinin hikâyesi, bana hiç anlatmadı. Ben hayâl ettim ve etmekteyim. Üçüncüsü, bir köftenin içine dışından daha fazla bir varlık girebilir mi diye düşünmemize yetecek et -ve baharat, acı, bilumum pürneşe güzellik- hakkında, doktorun Zeki Müren dinlerken dalıp giden gözleri hakkında.

Facebook Comments

Leave A Comment

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.