Bir zamanlar, üniversitede öğrenciyken, ki, bir noktada öğrenciliğimin hiç de bitecek gibi olmadığına ikna olmuştum, Mayıs ayı ortasından Haziran ortasına kadar geçen zaman, bir nefeste geçip giderdi.

Fizik okuyorken, girip de çuvalladığım ya da giremeyip de vicdan azabı çektiğim sınavlar yüzünden bu durum böyleydi, sosyoloji tedrisatına mâil olduğumda ise, mümkün olan en kısa zamanda okulu bitirme ve inekleme çılgınlığından, o kadar hızlı geçerdi ki zaman, Haziran’la Mayıs’ı hiç yaşanmamış sayabilirdiniz.

Akademik olmanın öğrenci olmaktan bir farkı olmadığını söylemişti yıllar yıllar önce bir arkadaşımın babası; Mimar Sinan’da hocaydı. Biz, kendi hocalarımızı öyle yüksek bir yerde konumlandırıyorduk ki, onları benimle aynı yerlerde düşünebilmenin imkânı -mümkünâtı- yoktu. Hoca olmak ve öğrenci kalmak, sadece retorik bir işlemdi işte, yersen.

Üniversiteye ilk girdiğim yıl, yanlışlıkla High Honors Fizik programına kayıt yaptırayazdığımı bazı dostlara anlattım; hocalarla -yani, ODTÜ’de gerçekten “hocam” olmayan hemen herkesle- ilişkimiz bu uzaktan seyretme hâlinde devam ederdi. Aman hocam, ne yapayım, ne edeyim, şunu yap. Yaparız, yaptım da, başımıza belâlar alma pahasına. ODTÜ biraz da, şunu yapacağızın kapısında beklemek hâlidir ve bu açıdan, Kafkaesk bir kamusallığın yeniden üretiminden pek de bir farkı yoktu. Kapıda beklemeden, kapıyı beklemenin ne demek olduğunu bilemezsiniz. Beklemeye başladığınızda da, ayrılamazsınız -bunu ister DİA’yla açıklayın, isterseniz bir nevi DİA olan rasyonel tercih kuramıyla, ki, artık rasyonel tercih kuramı bana daha anlamlı mı geliyor nedir; kapı bırakılmaz.

Kapı genelde onun önünden ayrılmayanlara açılır ve kapı genelde onun önünde bekleyenlere açılmaz. Otostopçunun galaksi rehberinde de bir vâkitler serdedildiği gibi, bu değişmez bir kâidedir.

Tabii, bu da aynı zamanda Mayıs’tan Haziran’a geçişin yitimini ekleyin. Akademik meslek arasından işin garip yanı, insanlığın en bereketli aylarının -tarihsel olarak devasa bir atılıma hazırlanan insan varlığının, yeşermekte olan, eriyen buzların nehirleri coşturduğu, veya tarla işlerinin alıp başını gittiği, çapası, hasadı, bağbozumu endişesinin açlık korkusuyla beraber can sıktığı, hadi biraz daha zorlarsak, Dionysos’un mevsiminin şafağının söktüğü zamanlar.

Bir yılın kışın ortasında başlaması fikri, tam anlamıyla bir tesadüf tabii; biraz da devlet dediğimiz aygıtın tarihsel olarak kendini kurarken, tabii bu durumda Roma devletinden bahsediyoruz, icat ettiği keyfekeder bir zaman Ocak ayında yeni yılın başlaması. Biliyorsunuz, akademide olan veya öğrencilik yapan herkes için yeni yıl Mayıs sonu, Haziran başında başlar.

Son birkaç senedir benim için yeni yıl notları verdikten sonra Ankara’da olmak demek biraz. Yazan çizen herkesin de belki saplantı derecesinde belirli bir düzene bağlı olması gerektiğine inanır(d)ım, tabii çocuk sahibi olduktan sonra, çocuğun düzenine tabi olduk, o ayrı, ama her sene yılı bitirince Ankara’ya gitmek yeni bir âdet hâlini almaya başladı.

[aesop_parallax img=”http://35.224.23.48/wp-content/uploads/2017/07/DSC02420-EFFECTS-e1499601353818.jpg” parallaxbg=”on” parallaxspeed=”3″ captionposition=”bottom-left” lightbox=”off” floater=”on” floaterposition=”left” floaterdirection=”none”]

Ankara’nın bu yeni yıl döngüsünde önemi, daha evvel yaşadığım Bursa, İstanbul ve şimdiki evim Gaziantep’ten ciddi biçimde serin olması; yeni yıl her yerde bir sıcak dalgasıyla başlarken, Ankara akşamları sırtımıza bir yelek alalım hevesiyle kendimizi bile şaşırtan bir yer. Eklemek gerek, doğma-büyüme Ankaralı olarak ve 22 yaşına kadar hayatını Ayrancı’nın ayazında geçirmiş birisi için, Ankara’nın soğuğunu unutmak çok komik. Bilhassa o Ocak-Şubat ayazı, insanı yaşanacak yer değilsin Ankara dedirtir. 2014’te saçmasapan bir iş yüzünden Eylül’den Ocak sonuna kadar Ankara’ya gidip geldiğimde anlamıştım. Şöyle diyeyim, Gençlik Parkı’ndaki gölün donması vaka-y-ı âdiyeden.

[aesop_parallax img=”http://35.224.23.48/wp-content/uploads/2017/07/DSC00644_1.jpg” parallaxbg=”on” parallaxspeed=”3″ captionposition=”bottom-left” lightbox=”off” floater=”on” floaterposition=”left” floaterdirection=”none”]

Bir 10 Kasım’da, ki hadi Gaziantep’te daha kombiler bile yanmamış oluyor, Ankara’nın eksi yedi dereceyi gördüğünü hatırlarım, eskiden daha hoşgörülü olabilirdim ama, koca memlekette bir Fargo’ya denk şehirmiş bu başkent diye hissediyorum şimdilerde. Hakkında en çok yazılıp çizilen, belki de en desteksiz konuşulan şehir Ankara. Maalesef, üzerinde düşündüğüm yerlerin başında da gelmiyor.

Her neyse, akademisyenin yılı yazın başlar, ilkbaharda biter; 31 Aralık’ın tek ehemmiyeti de, genelde hemen her yerde Ocak’ın başında başlayacak ilk dönem sonu sınavlarına hazırlıktır. Akademisyenlik de bitmeyen öğrencilikmiş hakikaten.[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]

Facebook Comments

Leave A Comment

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.